Havacılığı bir bütün olarak seviyorum. Pilotluğu, dispeçteki brifing zamanlarını, meteorolojiyi, sistemleri, uçakları… Kısacası her şeyiyle. Pilot goygoylarını, kabin ekibi dedikodularını, uçuş sonrası analizleri… 1998–2020 arası geçen her günümü gerçekten dibine kadar yaşadım. İlk uçuştan son inişe kadar.
Ama üç günlük bir uçuş bloğu… Üstelik arka arkaya. Üstelik gece. Üstelik pandemi zamanı. Üstelik karantinalar. İşte o üç gün beni bezdirdi diyebilirim.
Bunu tükenmişlik olarak algılamayın. Dağılmışlık hiç değil. Sadece şu soruyu sordum: “Yaptığım fedakârlıklar gerçekten değer mi?”
İşte o üç acayip gün.
1. Gün
Sabaha karşı 02:00’de uyandım. Duş, tıraş, üniforma derken 03:00’te evden çıktım. Arabaya atladım, havalimanına doğru yola koyuldum.
İlk polis çevirmesi ana yola çıkarken.
İngilizce bilmeyen Kuveyt polisiyle, bildiğim kadar Arapça “uçuş var, kaçmam lazım” demeye çalışıyorum. El kol hareketleri. Üniformayı gösteriyorum. Neyse ki anlaştık.
İkinci çevirmeyi paralel otoyolda yedim.
Üçüncüsü havalimanı kavşağında.
Pandemi zamanı, herkes herkesten şüpheli. Sonunda alana vardım.
O günlerde pandemi nedeniyle şirketin dispeçine giriş yasaktı. Normalde briefing yaptığımız düzenli, teknik, ciddi ortam yok. Onun yerine havalimanının içinde, fotokopi odasından bozma küçücük bir yerde ayaküstü brifing yapıyoruz.
Ekip toplandı. Haritalar açıldı. Katmandu uçuşu.
Gecikme? Doğal. Yaklaşık iki saat gecikmeyle havalandık.
Katmandu gerçekten zor bir meydan. Simülatörde özel eğitim gerektirir. Pandemi başladığında şirketin yarısı izindeydi. Kuveyt sınırları kapatmıştı. Eğitimi olan az sayıda kaptan vardı. Ama Katmandu uçuşu her gün vardı.
Bu da şu demekti: Eğitimi olan her kaptan her üç günde bir Katmandu.
Ben de o eğitimi almıştım.
Yani evet, durum tam olarak buydu. Üç günde bir Everest’in eteklerine.
Uçuşun ilk altı saati gayet sakin geçti. Hava iyi görünüyordu. Katmandu’ya alçalırken hafif sis ve pus bekliyorduk. Son derece donanımlı bir Airbus A320 Neo ile uçtuğumuz için teknik olarak bir endişem yoktu.
Alçalmaya başladık.
Tam en kritik noktada TCAS uyarısı: Trafik.
Ekranda 5–6 mil mesafede, irtifası belirsiz iki trafik görünüyor. Radar kontrolüne sorduk. Ekranlarında görünmüyormuş. Askerî trafik mi dedim. Bilmiyoruz dediler.
Tam o anda sistem otomatik olarak devreye girdi. Gazlar açıldı. Uçak kendi kendine tırmanmaya başladı.
Yapacak bir şey yok. Bu durumda uçak sizi dinlemez, sizi kurtarır.
Etraf dağ tepe. Sis ve pus nedeniyle dışarıda bir şey görmüyoruz. Ekran kıpkırmızı.
O an aklımdan geçenler film şeridi değil.
– Yaklaşma bozuldu.
– Tekrar hatta nasıl oturacağız?
– Yakıt 1,5 saat.
– Yedek meydanda hava kötü.
– Yedek meydana gidersek mesai dolacak.
– 21 gün karantina.
– Nepal’de mahsur kalırsak ne yeriz, ne içeriz?
– Nepal nasıl bir yer?
– Burada kalırsak kesin ölürüz.
Tam bu düşünce akışı devam ederken yardımcı pilot bağırdı:
“Kaptanım!”
Sol üst tarafta iki helikopter bizi sıyırıp geçti.
O an ikimiz de buz kestik. Gerçek anlamda “nearmiss.” Birkaç saniye.
Hemen toparlandım. Radara iki helikopterin çok yakın geçtiğini, rapor edeceğimi, yaklaşmanın bozulduğunu ve tekrar hatta oturmaya çalışacağımı bildirdim.
Sinirden elim ayağım titriyordu.
Yardımcı pilot Fransız, 25–26 yaşında bir çocuk. Yüzü bembeyaz. Onun aksanı zaten zor, bir de adrenalin eklenince iyice zor.
Küçük kahve termosum vardı. Onu verdim. İçti. Toparlandı.
Adrenalin ikimizi de tam performans moduna aldı. Nasıl yaptığımızı bugün bile hayretle düşündüğüm o yaklaşmayı, zor da olsa tekrar yakaladık ve sağ salim indik.
Yolcular hiçbir şeyden habersiz indi. Yakıt aldık. Boş olarak dönüşe çıktık.
Uçuşun yarısı rapor yazmakla geçti. Diğer yarısı “az daha ölüyorduk” analizleriyle.
Kuveyt’e indiğimizde akşam olmuştu.
Yine araba. Yine çevirmeler. Yine ev.
Eşim İzmir’deydi. Sınırın açılmasını bekliyordu. “Üç güne açılacak” duyumu vardı. Gelecek ve 15 gün ev karantinasına girecekti. Buna bile seviniyorduk.
2. Gün
Yattım. Sabah 04:00’te tekrar kalktım.
Duş. Tıraş. Yol. Çevirmeler. Havalimanı.
Normalde uçuş Delhi’ydi.
Son dakika değişmiş.
Tahmin edin nereye?
Evet. Katmandu.
Bu kez başka bir yardımcı pilotla. Ama aynı meydan. Üstelik hava kötü. Fırtına, yağış, ne ararsan var.
Ama görev. Gideceğiz.
Tek teselli: Yolcu az. Uçağın yarısı boş. O ağırlığı yakıta çevirdim. Üç ton ekstra yakıt aldım. “En azından yakıtım var” diyerek iç huzur yaptım.
Kalktık. Her şey sakin. Sonra “ding.”
Sarı ikaz.
Bir hidrolik sistem yüksek hararet uyarısı veriyor. Kısa uçuş olsa devam edilir. Ama 5,5 saat okyanus var önümüzde.
Yardımcı pilotla “dönelim mi?” diye konuşurken:
“Ding ding ding ding.”
Kırmızı alarm.
İkinci hidrolik.
Artık şaka yok.
Checklistler. Reset denemeleri. Olmadı.
Dönüyoruz.
Ama bir sorun var.
Ekstra yakıt aldığım için iniş ağırlığı limitin üzerindeyiz.
Ya bu ağırlıkla ineceğiz ya da dönüp duracağız.
Çift hidrolik arızasında birçok sistem ya çalışmaz ya da yarım çalışır. O yüzden ağırlık limitini zorlayıp iniş kararı verdim.
Katar kontrolüne Kuveyt’e dönüş istedim.
Cevap: Kuveyt kapalı.
“Nasıl yani? 40 dakika önce kalktık.”
Kuveyt ani kum fırtınası nedeniyle kapanmış.
Katar’a inelim dedik: Pandemi, yolcu dolu uçak almıyoruz.
Dubai? 15 gün karantina.
Kimse bizi istemiyor.
Sonunda kendi riskimde Kuveyt’e devam etme kararı aldım.
Kuveyt radara bağlandığımda durumu net öğrendim. Görüş sıfır. Ne zaman açılacağı belli değil.
Altı saatlik yakıtım var. Beklerim dedim.
Yaklaşık dört saat havada bekledik.
Sonunda meydan açıldı.
O durumda yaklaşma yaptık ve yine sağ salim indik.
Bu sefer rapor yazmadım.
Teknik log’a arızayı yazdım. Yolcuları transit salona gönderdim. Uçağı teknisyenlere teslim ettim. Ekiple birlikte uçaktan indim.
Direkt eve.
3. Gün…
Sabah yine erken kalktım. Saat kaçtı hatırlamıyorum artık, çünkü saat kavramı biraz dağılmıştı. Gece mi sabah mı, uçuş mu dinlenme mi… hepsi birbirine girmişti. Vücut otomatik modda çalışıyor ama zihin geriden geliyor. Yorgunluk fizikselden çok zihinsel olmaya başlamıştı.
Havalimanına giderken bu sefer çevirmeler bile batmadı. Sanki normalleşmişti. Bu da garip bir eşik aslında. Anormal olanın normalleşmesi.
O günün uçuşu kağıt üzerinde basitti. Hindistan’ın doğusunda bir meydan. Operasyonel olarak zor değil. Teknik olarak rutin. Ama pandemi zamanı “rutin” diye bir şey zaten kalmamıştı.
Brifing sırasında bir detay dikkatimi çekti. NOTAM’larda bazı prosedürsel kısıtlar vardı. Özellikle ekiple ilgili. “Eğer ekip herhangi bir sebeple ülkeye giriş yaparsa…” diye başlayan bir cümle. Altında uzun bir açıklama. 45 gün karantina.
İlk okuduğumda çok ciddiye almadım. Çünkü plan basitti: İn, yolcuyu indir, yakıt al, dön. Uçaktan çıkış yok. Teknik stop gibi.
Ama işte kağıt üzerindeki plan ile gerçek hayatın uyumu her zaman birebir olmuyor.
Uçuş sorunsuz geçti. Hava iyiydi. Yaklaşma da problemsiz. İndik. Kapıya yanaştık. Yolcular inmeye başladı.
Tam o sırada yer ekibiyle iletişimde bir gariplik fark ettim.
Normalde süreç akıcı ilerler. Ama burada bir bekleme, bir duraksama vardı.
Yer ekibinden biri geldi. Her 10 dakikada 5 yolcu indireceklerini söyledi.
İlk başta anlamadım.
Sonra hesap yaptım.
Bu hızla devam edersek mesai doluyor.
Mesai dolarsa burada kalıyoruz.
Burada kalırsak 45 gün karantina.
O an her şey sadeleşti. Gürültü kesildi. Denklem çok netti.
Bu kabul edilebilir değildi.
Durumu anlattım. Bunun mümkün olmadığını söyledim. Ama karşı taraf için bu bir tartışma değildi. “Prosedür” dediler. Kısa, net, kapalı.
Ve o an şunu fark ettim: Kimse sonucun ne olduğuyla ilgilenmiyor. Herkes sadece kendi görevini yapıyor. Sistem çalışıyor ama kimse nereye gittiğini sorgulamıyor.
Kafamda tek bir şey dönüyordu:
Burada kalırsak ölürüz.
Bu dramatik bir cümle değil. Bu, o anın en sade gerçeğiydi.
Pandemi. Bilmediğin bir ülke. Kalacak yer yok. Yiyecek yok. Sistem yok. Haberleşme yok. Ne olacağı belli değil.
Bunların hepsi birkaç saniyede geçti.
O an karar vermen gerekiyor.
Ve bu karar checklist’te yazmaz.
Yerle tartışma başladı. Onlar prosedürü savunuyor. Ben sonucu.
Ortada gri bir alan var. Ama o gri alanın içinde kalırsan zaman seni ezer.
Zaman akıyor.
Ve sen karar vermezsen, senin yerine başkaları veriyor.
Bir noktada içimden şu geçti:
“Burada kalırsam, kontrolü kaybederim.”
O an her şey değişti.
Yolcuların tamamını aprona indirdim.
Yardımcı pilota baktım. Göz göze geldik. Konuşmadan anlaştık.
Motoru çalıştırdık.
Yakıt kritik. 4–4,5 ton. Sınırda. Dakka ya ve 1 yedek meydana yeter oradan yakıt alır kalkarım diyorum.
Ama o noktada mesele yakıt değil.
Mesele çıkmak.
Dispeç’e ACARS üzerinden kısa bir mesaj attım. Planı yazdım. Cevap geldi: OK.
Kuleye kalkış için izin istedim.
Cevap: Yok.
Bir an durdum.
Sonra şunu söyledim:
“Pilot sorumluluğunda taksiye başlayacağım.”
Uçağı sağa kırdım. Park yerinden çıktım. Taksi yoluna girdim.
O an zaman yavaşlıyor.
Her hareket daha keskin.
Her karar daha ağır.
Ama aynı zamanda daha net.
Bu arada Dakka planı için dispeç ile sürekli ACARS üzerinden yazışıp yerdeki işlemlerin okeyini aldım. Artık tek hedef Dakka oradan Kuveyt.
3–4 dakika geçti geçmedi.
Kule aradı.
“Size kalkış izni vereceğiz. Park yerine geri dönün, yakıt almanız onaylandı.”
İlk başta inanmadım.
Çünkü bu tarz anlarda güven, kolay kurulmuyor.
Yardımcı pilotla kısa bir bakıştık.
Dönmeye karar verdik.
Park yerine girdik.
Gerçekten yakıtı verdiler.
Ve bu sefer gerçekten serbest bıraktılar.
Kalktık.
Direkt Kuveyt.
O uçuş farklıydı.
Sessizlik vardı.
Ama o sessizlik huzur değildi.
Daha çok bir şeyin içerde çözülmesi gibiydi.
İlk iki gün refleksle uçtum. Sistemlerle, prosedürlerle, eğitimle.
Bu uçuşta ise ilk defa düşündüm.
Ben ne yapıyorum?
Neyin içindeyim?
Ve bu, benim seçtiğim bir şey mi?
Kuveyt’e yaklaşırken aşağıdaki ışıklara baktım.
O an çok net bir şey hissettim.
Bir şey bitmişti.
İndik.
Her şey normaldi. Fazla normal.
Uçak park yerine girdi.
Motorları kapattım.
Sessizlik.
Kokpitte birkaç saniye kimse konuşmadı.
Sonra checklist.
Kapılar.
Rutin.
Ama içimde bir şey kapanmıştı.
Uçaktan indim.
Terminale yürürken ilk defa gerçekten durdum.
Fiziksel olarak değil.
İçeride.
Ve o an şunu anladım:
İnsan bazen yorulduğu için bırakmaz.
Anlamını kaybettiği için bırakır.
Ben uçmayı seviyordum.
Hâlâ seviyorum.
Ama o gün şunu fark ettim:
Sevdiğin şeyle, içinde bulunduğun yapı aynı şey değil.
Ve bazen en doğru karar, devam etmek değildir.
Durmaktır.
O gün karar verdim.
Sessizce.
Kendi kendime.
Kimseye söylemeden.
Bitti.
Ama bu bir vazgeçiş değildi.
Bu, bir çizgi çekmekti.
Çünkü bazı şeyler, devam ettiğin sürece seni tüketmez…
Ama seni yavaş yavaş senden alır.
Ve ben o gün, kendimi geri aldım.