Amerika’ya uçuş eğitimi için gittiğimde adresim Oklahoma, Norman’dı. Airman Flight School. Haritaya baktığında Amerika’nın ortası. Daha ortası yok. Sağında solunda hiçbir şey yokmuş gibi duran bir yer. Sonsuz düzlük, dev gökyüzü ve arada sırada kasırga.
Evet, kasırga.
Ben İstanbul’dan gitmişim. Deprem kültürü var ama kasırga? Onu sadece filmlerde görmüşüm. Norman’a ilk indiğim gün gökyüzünün büyüklüğüne şaşırdım. İstanbul’da gökyüzü bina aralarından görünür. Oklahoma’da gökyüzü ana karakter.
Ev kiraladım, dorm değil. Tipik Amerikan suburb evi. Geniş salon, ince duvar, dev dolap. O dolap sonradan hayat kurtarıcı olacak, ama o zaman bilmiyorum.
Okulda ciddi bir Türk popülasyonu vardı. Sanki Anadolu’nun pilot versiyonu toplanmış gibi. Sabah brifing İngilizce, kahve molası Türkçe. “Abi rüzgâr kaç knot?” diye soran adamın bir dakika sonra ATC’ye akıcı İngilizce cevap vermesi ayrı bir sanat.
Twister sezonu geldiğinde ilk başta kimse ciddiye almıyor. Meteoroloji brifinginde eğitmen gayet rahat anlatıyor:
“Looks like we might get some weather.”
Bizim için “weather” demek, biraz yağmur. Meğerse Oklahoma’da “weather” kelimesi dramatik bir fragmanmış.
Bir akşam evdeyim. Hava bir anda koyulaştı. Gökyüzü gerçekten hafif yeşile dönüyor. Bu Hollywood efekti değil, gerçek. Televizyonda bas bas bağırıyorlar: Tornado Warning.
Ben refleks olarak camdan bakıyorum. Çünkü Türk’ün ilk tepkisi gözlem. “Nerede bu kasırga?” diye bakıyorsun.
Tam o sırada siren çalmaya başladı. O ses var ya… Sanki şehir bir anda bilim kurgu filmine geçmiş gibi.
Yerel halkın refleksi net: Sığınak ya da en içteki oda.
Bizim refleks? Closet dedikleri evin tek betonarme odası. Evin en güvenli yeri closet dediler. Penceresiz, küçük, kapalı alan. Bir anda kendimi ceketlerin, ayakkabı kutularının arasında buldum. Bir elim telefon, bir elimle dolap kapısını tutuyorum.
O an düşündüğüm şey şu: “Ben pilot olmak için geldim, gardırop içinde meteoroloji çalışıyorum.”
Okulda ertesi gün herkes olayı konuşuyor. Amerikalı eğitmen bana sordu:
“So where did you guys take shelter?”
I said: “In the closet.”
Adam kahkaha attı:
“Welcome to Oklahoma. You’re officially one of us now.”
Bir başka gün uçuş öncesi rüzgâr limitlerini konuşuyoruz. Rüzgâr ciddi çapraz. Ben hırslıyım, iyi gidiyorum, saatlerim artıyor.
“I think I can handle this,” dedim.
Eğitmen kovboy şapkası takmıyordu ama ruhu takıyordu. Sakince bana baktı:
“Son, Oklahoma wind doesn’t care what you think.”
Bu cümle yeterince netti.
Navigasyon da ayrı bir komediydi. Oklahoma dümdüz. Tarlalar kare, yollar kare. Havadan bakınca Excel tablosu gibi. Bir süre sonra her şey birbirine benziyor.
İlk solo cross-country uçuşumda haritaya bakıyorum, altımda sonsuz grid sistemi. Bir noktada ciddi ciddi düşündüm: “Eğer kaybolacaksan, dünyanın en düzenli yerinde kayboluyorsun.”
ATC’ye pozisyon raporu verirken:
“Over… uh… a big square field.”
ATC:
“Son, they’re all big square fields.”
Okulda redneck kültürü de vardı tabii. Havalimanı otoparkında pick-up truck’lar, dev lastikler, country müzik. Bir gün biri bana sordu:
“So where you from?”
“Turkey.”
Adam bir saniye durdu.
“Like… Thanksgiving?”
Kısa bir kültürel boşluk yaşadık.
Ama şunu söyleyeyim: Disiplin konusunda sıfır şaka. Hava kötüyse uçmazsın. Limit limit. Checklist checklist. Orada öğrendiğim şey şu oldu: Doğa ile pazarlık olmaz.
Bir yıl sürdü eğitim. Çok uçtum. Çok çalıştım. Başarılıydım. Ama Norman bana sadece uçuş öğretmedi. Şunu öğretti:
Gökyüzü büyük olabilir. Sen küçük olabilirsin. Doğa güçlüdür. Ego gereksizdir.
Ve en önemlisi: Eğer siren çalıyorsa, balkona çıkıp video çekme. Closet’e gir.
Oklahoma biraz redneck, biraz bilim, biraz kasırga, biraz sonsuzluk.
Ama o sonsuz gökyüzünün altında pilotluk zihnim oturdu.
Ve evet, hâlâ rüzgâr raporlarını gereğinden fazla ciddiye alırım.